Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Vekalet Akdinin Sona Ermesinden Söz Edilemeyeceği - Öğrenme Tarihinden İtibaren 5 Yıllık Zamanaşımı - Vekilin Mirasçılara Karşı Sorumluluğu - Alacak

Daralt
X
Daralt

  • Vekalet Akdinin Sona Ermesinden Söz Edilemeyeceği - Öğrenme Tarihinden İtibaren 5 Yıllık Zamanaşımı - Vekilin Mirasçılara Karşı Sorumluluğu - Alacak

    T.C. YARGITAY

    Hukuk Genel Kurulu
    Esas: 2011/13-161
    Karar: 2011/276
    Karar Tarihi: 04.05.2011


    ALACAK DAVASI - VEKALET AKDİNİN SONA ERDİĞİNDEN SÖZ EDİLEMEYECEĞİ - DAVANIN BEŞ YILLIK ZAMANAŞIMI SÜRESİ İÇERİSİNDE AÇILMIŞ OLMASI - DAVANIN SÜRESİNDE AÇILDIĞININ KABULÜ GEREĞİ - DİRENME KARARININ YERİNDE OLDUĞU

    ÖZET: Somut olayda taşınmazlar satılmış olmakla birlikte, vekil tarafından vekil edene hesap verilmediğinden vekâlet akdinin sona erdiğinden söz edilemez. Bununla birlikte vekâlet akdinin sona erdiğinden söz edebilmek için vekâlet akdi kapsamındaki tüm yükümlülüklerin yerine getirilmesi, vekilin yukarıda açıklanan sorumluluklarını yerine getirmesi ve sonucunda da vekil edenin, vekili açık ya da zımni olarak ibra etmesi gerekmektedir. Eldeki davanın, davacının alacağını öğrendiği tarihe göre beş yıllık zamanaşımı süresi içerisinde açılmış olmakla, süresinde açıldığının kabulü gerekir. Bu nedenle, mahkemenin bu yöne ilişkin direnmesi yerindedir.


    (818 S. K. m. 11, 60, 66, 74, 101, 125, 126, 128, 140, 386, 388, 390, 392, 393) (1136 S. K. m. 40) (13.HD. 08.03.2010 T. 2009/9785 E. 2010/2745 K)

    Dava ve Karar: Taraflar arasındaki <alacak> davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bursa 5. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 01.12.2008 gün ve 2007/519 E., 2008/556 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine,

    Yargıtay 13.Hukuk Dairesinin 08.03.2010 gün ve 2009/9785 E., 2010/2745 K. sayılı ilamı ile;

    (<…Davacı, Gürsu köyü 136 ada 15 ve 16 parsel sayılı taşınmazlarının satışı için 02.03.2001 tarihli vekaletname ile davalıyı vekil tayin ettiğini, vekilin uzun zaman geçmesine rağmen kendisine bilgi vermediğini, yaptığı araştırmada davalının 19.04.2001 tarihinde bu yerleri Mevlüt Boz’a sattığını öğrendiğini, davalının satış bedelini kendisine ödemediğini, taşınmazların bedelinin tapuda gösterilen bedelden çok fazla olduğunu belirterek, fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak 6.000.00 YTL.nin satış tarihinden itibaren yasal faizi ile tahsilini istemiştir.

    Davacı, 08.09.2008 tarihli ıslah dilekçesi ile talebini 35.210.07 YTL arttırmıştır.

    Davalı, gerek asıl alacak için gerekse ıslah ile arttırılan kısım yönünden davanın zaman aşımına uğradığını, 15 parselin davacının kendisine olan borcu için satıldığını, 16 parseli kendisinin satmadığını savunarak davanın reddini dilemiştir.

    Mahkemece, ıslah talebi de değerlendirilerek 10.989.40 YTL.nin 19.04.2001 satış tarihinden itibaren yasal faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.

    1- Davacının, Gürsu Noterliğinde düzenlenen 2.3.2001 tarihli vekaletname ile münhasıran Gürsu ilçesi, Gürsu köyü, 35 pafta, 136 ada 15 parsel sayılı 459 m2 yüzölçümlü arsa ile 35 pafta, 136 ada 16 parsel sayılı 446 m2 yüzölçümlü 2 adet arsadaki hisselerinin satışı için davalıyı vekil tayin ettiği, davalının 14.04.2001 tarihinde her bir taşınmazı 1.000.000.000 TL olmak üzere toplam 2.000.000.000 TL’ye Mevlüt Boz`a satıp, satış bedelini aldığı ancak davacıya ödemediği dosya içeriğinden anlaşıldığı gibi bu hususlar mahkemenin de kabulündedir.

    Davacının satış bedelinin kendisine ödenmediği gerekçesiyle davalı vekil aleyhine 19.10.2007 tarihinde açtığı davada, davalı zamanaşımı def’inde bulunmuş, mahkemece, davacının satış işlemini 2007 yılında öğrendiği, dava tarihi itibariyle BK. 126.maddesinde öngörülen 5 yıllık zamanaşımı süresinin dolmadığı gerekçesiyle zamanaşımı def’i reddedilmiştir.

    BK. 126.maddesi gereğince vekalet sözleşmesinden doğan uyuşmazlıklarda zaman aşımı süresi 5 yıldır, BK. 128.maddesi müruru zaman alacağın muaccel olduğu zamandan başlar. Alacağın muacceliyeti bir ihbar vukuuna tabi ise müruru zaman bu haberin verilebileceği günden itibaren cereyan eder> düzenlemesini getirmiştir. Bu yasal düzenlemenin açıklığı karşısında BK. 101 maddesi gereğince temerrüt için muaccel bir alacak ve ihtar gerekse de zamanaşımının başlaması için temerrüde düşürülmek zorunlu değildir. Borcun muaccel olması yeterlidir.

    Muacceliyet, alacaklının borçludan, borçlanılan edimi talep ve dava edebilme yetkisidir. (Prof. Dr. Fikret Eren, Borçlar Hukuku Genel Hükümler 1999 Baskı Cilt 2 sayfa 1081) Borcun ifası henüz istenemiyorsa muaccel bir borçtan söz edilemez. Borcun yerine getirilmesi vadeye bağlı değilse borcun doğması ile birlikte borç muaccel olur. (BK.74)

    Borçlar Kanunu, haksız fiilde ve sebepsiz zenginleşmede 10 yıllık ve 1 yıllık zamanaşımı süresini kabul etmiştir. Haksız fiilde 10 yıllık süre haksız fiilin vukubulmasıyla sebepsiz zenginleşmede hakkın doğduğu tarihte başlar. BK. 66.maddesi gereğince sebepsiz zenginleşmede 1 yıllık zamanaşımı süresinin başlaması için mutazarrır olan tarafın verdiğini, istirdada hakkı olduğuna ıttıla kesbetmesi gerekir. Haksız fiilde zamanaşımı düzenleyen BK. 60.maddesi gereğince 1 yıllık zamanaşımı süresinin başlaması için mutazarrır olan tarafın zarar ve fiile ıttıla kesbetmesi gerekir. Oysa sözleşmeden doğan uyuşmazlıklarda zamanaşımının başlaması için BK. 60 ve 66.maddelerindeki ilkelerden ayrılmış zamanaşımının başlaması için muacceliyet yeterli görülmüş, alacaklının muacceliyetten haberdar olmasına dahi gerek görülmemiştir. Bilgi sahibi olup olmama zamanaşımının başlangıcı bakımından önem taşımaz. (Turgut Uygur. Borçlar Kanunu 2.cilt 1990 Sayfa 655)

    Doktrinde de; Prof.Dr.Fikret Eren Borçlar Hukuku Genel Hükümler adlı eserinin 1273.sayfasında; zamanaşımının alacağın muaccel olduğu anda işlemeye başlayacağı, süresinin işlemeye başlaması için alacaklının alacağından haberdar olmasına veya haberdar olmak zorunda bulunması şart değildir. Ancak haksız fiil ve sebepsiz zenginleşme davalarında 1 yıllık zamanaşımı süresinin işlemeye başlaması için davacının alacağından haberdar olması gerekir. Sözleşmeden doğan ifa taleplerinde zamanaşımı temerrüdün gerçekleştiği anda değil, muacceliyetin gerçekleştiği anda işlemeye başlayacağını kabul etmiştir.

    Andren Van Tuhr Borçlar Hukuku (çeviren Cevat Edeçe) 1983 başl. Adlı eserinin 693.ncü sayfasında sözleşmeden doğan uyuşmazlıklarda <müruru zaman alacağın muaccel olduğu zamandan başlar.> Yani alacaklının alacağını teçhiz eden mütalebe hakkını kullanabileceği ve edayı isteyebileceği andan itibaren işlemeye başlar. İfası derhal talep edilebilen alacaklarda müruruzaman alacağın doğması ile beraber işlemeye başlar dedikten sonra müruruzamanın cereyana başlaması için alacaklının mütalebe hakkına veya bunun muacceliyetine vakıf olması zaruri değildir. Kanun vazıın BK. 60 ve 66.maddelerde olduğu gibi durumlarda alacaklının hadiselere vakıf olma keyfiyetini kabul etmiş bu istisnalar dışında borçlunun borcuna vakıf olup olmadığını aramaya lüzum yoktur. Borçlu suiniyet sahibi olsa dahi müruru zamana istinad edebilir düşüncesindedir.

    Avukatlık Kanunu 40.maddesi, vekalet sözleşmesindeki 5 yıllık zaman aşımı süresinden ayrı bir yıllık zamanaşımı süresi getirmiştir. Buna göre <İş sahibi tarafından sözleşmeye dayanarak vekalete karşı ileri sürülen tazminat istekleri, bu hakkın doğumunun öğrenildiği tarihten itibaren bir yıl ve herhalde zararı doğuran olaydan itibaren beş yıl geçmekle düşer> demiştir. Yasanın bu hükmü ile avukatlık kanununda avukata karşı açılan tazminat istekleri için BK. 60 ve 66.maddesi hükümlerine paralel olarak öğrenme tarihinden itibaren 1 yıllık zaman aşımı süresini kabul etmiştir.

    Şayet yasa koyucunun amacı vekalet sözleşmelerde öğrenme tarihini zamanaşımının başlangıcı olarak kabul etmek olsa idi bu hususu yasaya açıkça koyardı. Bu nedenle vekâlet akdinde zamanaşımının başlaması için muacceliyet yeterlidir.

    BK. 392/2.maddesinde <vekil zimmetinde kalan paranın faizini de vermeye mecburdur> demiştir. Vekilin, müvekkil adına tahsil ettiği para için temerrüde düşmesine gerek olmadan tahsil tarihinden itibaren faiz ödemek zorunda kalması paranın tahsil tarihi itibariyle alacağın muaccel olduğunun kabulünü gerektirir.

    Dairemizin uygulaması da bu yöndedir. (13.HD. 16.11.1982 Tarih 6260-6864-13HD.29.09.1994 tarih 1994/7367-8067-13.HD.21.03.1996 tarih 1996/1968-2753 sayılı kararları)

    Öte yandan somut olayda tapu sicilinin aleni olması nedeniyle davacı her zaman adına kayıtlı taşınmazın satılıp satılmadığını, satılmışsa hangi tarihte satıldığını öğrenebilecek durumda olduğu gibi müvekkil vekilden her zaman hesap isteyebilir. Hesap verilmezse azledebilir, vekalet akdinin münhasıran iki adet taşınmaz satışı için yapıldığı gözetildiğinde, satışla birlikte davacı, satış bedelini davalıdan isteyebilir.

    Kaldı ki mahkeme vekil tarafından satılan taşınmazların bedeli ile ilgili olarak dava veya temerrüt tarihindeki değerini değil satış tarihindeki değerini esas almıştır. Bu değerlendirme ilke olarak doğrudur. Çünkü satış tarihi itibariyle alacak muaccel olacaktır. Bu nedenle de zamanaşımının başlangıcı satış tarihi olmalıdır.

    Yapılan bu açıklamalar gözetildiğinde taşınmazların satış tarihi 19.4.2001 de alacak muaccel hale gelmiş bu davanın açıldığı 19.10.2007 tarihi arasında 5 yıllık zamanaşımı süresi geçtiğinden davanın reddi yerine yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

    2- Yukarıda (1) nolu bentte açıklanan bozma nedenine göre davalının sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine gerek görülmemiştir…>) gerekçesiyle birinci bentte açıklanan nedenlerle hüküm davalı lehine oyçokluğu ile bozulmuş, bozma nedenine göre davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına karar verilerek dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

    Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

    YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

    Davacı vekili, müvekkilinin davalıya 136 ada, 15 ve 16 parsel nosunda tescilli gayrimenkullerin satışı için 02.03.2001 tarihinde vekâletname verdiğini, taşınmazların 19.04.2001 tarihinde davalı tarafından dava dışı Mevlüt Boz`a satıldığını öğrendiğini, davalının taşınmazların bedelini müvekkiline ödemediğini belirterek, fazlaya ilişkin talep ve dava hakkı saklı kalmak üzere 6.000,00.YTL’ye resmi akit tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş; ıslah dilekçesi ile talep miktarını 41.210.YTL’ye çıkartmıştır.

    Davalı vekili, müvekkilinin dava konusu edilen 15 nolu parseli 19.04.2001 tarihinde davacının müvekkiline olan borcu nedeniyle sattığını, vekâlet sözleşmesinden doğan alacaklar 5 yıllık zamanaşımına tabi olduğundan dava tarihi itibariyle alacağın zamanaşımına uğradığını, davalının 16 nolu parseli satmadığını belirterek, davanın reddini istemiştir.

    Mahkemenin, davanın kısmen kabulüne dair verdiği karar;

    Özel Daire’ce, yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş; Yerel Mahkemece, önceki kararda direnilmiştir.

    Direnme kararını, davalı vekili temyiz etmiştir.

    Açıklanan maddi olgu, bozma ve direnme kararlarının kapsamları itibariyle Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; vekâlet sözleşmesinden kaynaklanan alacak davalarında, vekilin, vekâlet verene karşı sorumluluğu yönünden zamanaşımı başlangıcına, vekil tarafından taşınmazlardaki payın üçüncü kişiye satıldığı tarihin mi, yoksa satışın vekâlet veren tarafından öğrenildiği tarihin mi esas alınması gerektiği; burada varılacak sonuca göre eldeki davanın zaman aşımı süresi içinde açılıp açılmadığı, noktalarında toplanmaktadır.

    Uyuşmazlığın daha iyi anlaşılabilmesi ve daha isabetli çözüme ulaşılabilmesi için öncelikle, zamanaşımı ve vekâlet sözleşmesinin niteliği ile, zamanaşımının vekâlet sözleşmesinde nasıl uygulanacağına ilişkin genel açıklamalar yapılmasında fayda görülmüştür.

    Borç ilişkisini kuran en önemli kaynak sözleşmedir. Her sözleşme, taraflar arasında bir hukuki ilişki meydana getirir, bu ilişkiye <sözleşmeye dayalı=akdi ilişki> denir.

    Borç doğuran sözleşmelerden birisi olan <Vekâlet Sözleşmesi>, 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK)’nun 386/1 maddesinde, <Vekâlet, bir akittir ki, onunla vekil, mukavele dairesinde kendisine tahmil olunan işin idaresini veya takabbül eylediği hizmetin ifasını iltizam eyler.> şeklinde tanımlanmıştır.

    Vekil, vekâlet sözleşmesi gereği başkası adına işler yapmakla yetkilendirilmiş olan kişidir. Vekil bu açıdan bakıldığında, bir avukat, doktor, bankacı, mimar, bir taşınmazı vekâleten satın alan veya satan kimse vb. olabilmektedir.

    Bu tanımlamadan vekâlet sözleşmesinin unsurları: vekilin, bir iş görme borcunu üstlenmesi; iş görme borcunun, başkasının menfaatine yapılması; iş görme borcunun, müvekkilin iradesine uygun olarak yerine getirilmesi; vekilin, edim sonucunu değil, edim fiilini üstlenmesi; vekilin, iş görme borcunu yerine getirirken bağımsız hareket etmesi; ücret (ki bu unsur zorunlu değildir) biçiminde sıralanabilir.

    Vekâlet sözleşmesi kural olarak BK’nun 11. maddesinin, 1. fıkrası hükmü gereğince hiçbir şekle bağlı değildir. Yazılı olabileceği gibi, sözlü de yapılabilir. Hatta BK’nun 6. maddesi hükmü uyarınca vekâlet örtülü olarak (zımnen) verilebileceği gibi zımni kabulle de oluşabilir.

    Vekâlet Sözleşmesi, bir iş görme sözleşmesi olduğundan tipik edim bir işin görülmesi veya bir hizmetin yerine getirilmesidir. Vekâlet Sözleşmesi eksik iki tarafa borç yükleyen bir akittir. Çünkü vekil, bir edimi ifa borcu altına girmekte ve fakat müvekkil ancak bazı durumların varlığı halinde borç altına girmektedir (BK. m.386/3).

    Kural olarak vekâlet sözleşmesinin kapsamı, Borçlar Hukukumuzun genel hükümlerine ve genel ilkelere bağlı olarak tarafların rızalarına göre belirlenir. Ancak, şahsa sıkı sıkıya bağlı hakların vekâlet sözleşmesinin konusunu oluşturması hukuken olanaklı değildir. Sözleşme özgürlüğü ilkesi gereği bu emredici kural dışında kalan her konuda vekâlet sözleşmesi yapılabilir. Eğer, tarafların iradeleri sözleşmenin kapsamının belirlenmesi konusunda yol gösterici değil ise veya sözleşmede bu hususa değinilmemiş ise BK.m.388/1’in düzenlemesine göre sözleşmenin kapsamı sözleşmenin ilişkin olduğu (taalluk eylediği) işin niteliğine göre belirlenecektir.

    Vekile verilen yetki hukuk düzeninin elverdiği ölçüde tüm hukukî işlemleri yapmak yetkisi veriyor ise genel temsil yetkisinden, belirli bir veya birkaç hukukî işlemle sınırlı kalmak üzere yetki verilmişse özel temsil yetkisinden söz edilir.

    Temsil yetkisi bir süre ile sınırlı olarak verilmişse yani belirli bir süre içinde kullanılması ve bu sürenin bitimi ile yetkinin de son bulması isteniyor ise süreli temsil yetkisi mevcuttur. Oysa bir süre sınırı konulmaksızın da temsil yetkisi verilebilir. İşte bu biçimde verilen temsil yetkisinin bir süre ile sınırlandırılmaksızın her zaman kullanılabilmesi imkânı vekile tanınmış ise süresiz temsil yetkisinden söz edilir.

    Somut olayda, davacı davalıya, her hangi bir süre öngörmeksizin, 02.03.2001 tarihinde noterden düzenlenmiş vekâletname ile 136 ada 15 ve 16 parsel nolu taşınmazlardaki payını satması konusunda vekâlet vermiştir.

    Tam burada vekâlet sözleşmesinde vekilin borçları üzerinde durulması gerekmektedir.

    Sadakat, özen ve sır saklama borcu, BK’nun 390/2 maddesinde düzenlenmiş; maddede <vekil, müvekkile karşı vekâleti iyi bir surette ifa ile mükelleftir.> denilmiştir.

    Sadakat borcu, vekilin kendisine değil başkasına ait bir işi görmesinden ve işini gördüğü kimsenin menfaat ve iradesine uygun hareket etmesinin vekâletin zorunlu bir unsuru olmasından çıkarılabilir. Bu borç gereğince, gerek vekâletin devamı sırasında ve gerekse vekâlet ilişkisi sona erdikten sonra vekil, müvekkilin yararını sözleşmenin amacına uygun bir biçimde korumak ve kollamakla yükümlüdür. Bu borç nedeniyledir ki, vekil daima müvekkilin yararını gözeterek hareket etmeli, davranışlarını müvekkilin bu sözleşme ile ulaşmak istediği sonuçlara göre yönlendirmelidir.

    Başka bir deyimle, vekil sadakat borcu gereği olarak, müvekkilinin yararına olacak davranışlarda bulunmak ve ona zarar verecek davranışlardan kaçınmakla yükümlüdür. Sadakat borcu, vekâletin nasıl yerine getirileceği konusunda sözleşmede açık bir hüküm olmasa ve müvekkilinin herhangi bir talimatı bulunmasa da yine zorunlu olarak ortaya çıkar.

    Şahsen ifa borcuna gelince; vekâlet sözleşmesinde müvekkil ile vekil arasındaki güven ilişkisi ön plandadır ve buna bağlı olarak vekâlet sözleşmesinin vekile yüklediği işin onun tarafından şahsen yapılması kuraldır.

    Müvekkilin irade ve talimatlarına uygun davranma yükümü ise; vekilin, edimini yerine getirirken müvekkilin açık veya örtülü biçimde ortaya koyduğu iradesine ve verdiği talimatlara uymak zorunda olmasıdır.

    Eldeki davanın çözümünde, özellikle vekilin, vekil edene <hesap verme borcu> üzerinde durulması gerekmektedir.

    BK. m.392/1.madde hükmü uyarınca, müvekkilin istemi halinde vekil, vekâlet sözleşmesi konusu olan ve yapmış bulunduğu işin hesabını ona vermek durumundadır. Bu borç, sözleşmenin kurulması ile doğar ve mutlak surette sözleşmenin ifasına bağlı değildir, halin icabına göre sözleşmenin sona ermesinden sonra da devam edebilir.

    Hesap verme borcu, vekilin göreviyle ilgili mali konularda, daha açık bir anlatımla aldığı mal veya paralar, yaptığı harcamalar hakkında ve aldığı avans ve masrafları nerelerde kullandığı hususlarında hesap vermek ve buna ait belgeleri müvekkile ibraz etmek zorunluluğunu getirir. Bu, bir anlamıyla sadakat borcunun gereği olarak bilgi vermek yükümünün de bir türüdür.

    Hesap verme borcu vekilin başkasına ait bir iş görmesinin doğal sonucudur; gerçekten, işi görülen kimsenin (müvekkilin) işe başlanıp başlanmadığını, işin nasıl yürütüldüğünü ve sonuçlandırıldığını bilmeye ihtiyacı vardır.

    Böylece hesap verme borcu, geniş anlamında, genel bir bilgi verme yükümlülüğü olarak kendini göstermektedir. Vekil sadece işin sonunda değil, yürütülmesi sırasında da durumdan müvekkile bilgi vermek zorundadır.

    BK m.392, f.I’de hesabın <müvekkilin talebi üzerine> verileceğinden söz edilmekte ise de, vekil gerekiyorsa kendiliğinden müvekkile işin durumu hakkında bilgi vermelidir. Sürekli vekâlet sözleşmelerinde uygun aralarla müvekkile hesap verilmesi zorunluluğu vardır.

    Hesap verme, hem müvekkilin, hem de vekilin yararınadır; vekilin, müvekkile bilgi vermesi suretiyle, müvekkil, vekili denetlemek, vekile ifa edeceği işle ilgili talimatları vermek, talimatların ne ölçüde yerine getirildiğini tespit etmek, gerektiğinde vekili azletmek olanağına kavuşmuş olmaktadır. Müvekkil, kendisinin vekil tarafından bilgilendirilmesi neticesinde ortaya istenmeyen bir sonucun veya zararın çıkmasını engellemiş olacaktır.

    Vekil ise, müvekkilin bu davranışları sayesinde, vekâlet sözleşmesi ile üstlendiği işi daha kolay gerçekleştirecek ve müvekkile her aşamada zaten hesap verdiği için, sözleşmenin bitiminde vekilin iade borcu daha kolay yerine getirilecektir. Zira böylece vekilin, kendisinin müvekkilden olan alacaklarının mahsubunun sağlanması ve ifa ettiği iş dolayısıyla ibra edilmesi daha kolay gerçekleşecektir.

    Hesap verme yükümlülüğü müvekkilin, hukuki durumu ve haklarını kullanabilmesi için olaylar hakkında tam ve gerçeğe uygun bilgi verme suretiyle yerine getirilmelidir. Bu yükümlülük vekâlet konusu olan işin yapılması borcunun bir tamamlayıcısı ve vekâletin, elde olunan veya kalan şeyleri müvekkile vermek suretiyle, tasfiyesinin bir hazırlayıcısı niteliğindedir.

    Hesabın tasvibi veya ibra, müvekkil tarafından vekilin hesap verme borcunun doğru olarak yerine getirildiğinin ve işin verilen hesaptan anlaşıldığı ölçüde gereği gibi görüldüğünün kabulü hususunda yapılan açık veya zımni irade açıklamasıdır.

    Vekil hesap verme borcunu yerine getirmekle, aynı zamanda müvekkilin kendisini muhtemel tazminat taleplerinden ibra etmesini sağlamak amacını güder. Hesabın doğruluğu ve işin gereği gibi yapıldığı tarafların birbirlerine karşı açacakları alacak davalarında tespit olunur.

    Hesap verme ve alınanları müvekkile teslim etme borçlarından müvekkilin, bunların içeriğini ve kapsamını bilmesi kaydıyla, vekili karşılıklı anlaşma ile ibra etmesi kabildir, bu ibra karşılıksız olduğu takdirde bir bağışlama niteliği taşır.

    Hesap verme borcu bir yapma borcu niteliğindedir. Müvekkil, sadece hesap verme borcunun yerine getirilmesi için değil, aynı zamanda vekilin vekâleti dolayısıyla aldığı ve kendisine vermesi gereken para veya diğer şeylerin teslimi ve vekâletin gereği gibi ifa edilmemesi dolayısıyla uğradığı zararın tazmini için dava açabilecektir.

    Vekilin, müvekkile hesap verme borcunun şekli ve zamanı, vekâlet sözleşmesinin taraflarınca kararlaştırılabilir. Aynı zamanda tarafların yaptığı bu saptama dışında, işin niteliği ve bu yöndeki teamüller göz önünde bulundurularak vekil, belirli zamanlarda müvekkile hesap verme borcunu yerine getirmelidir.

    Vekilin müvekkile hesap verme borcu, işin niteliğinin elverdiği derecede belgelere dayanmalı ve kural olarak yazılı bir şekilde yerine getirilmelidir. Hesap verme borcu, vekâlet sözleşmesinde belirlenen işin niteliklerine uygun olarak gerekli fatura, makbuz, rapor gibi belge asıllarının da müvekkile gösterilmesini kapsamaktadır.

    Vekilin, müvekkile hesap verme yükümlülüğü, asli borcun yerine getirilmesine yaramaktadır ve bu borç asli borçtan ayrı olarak talep ve dava edilebilmektedir. Bu hali ile hesap verme borcu, hukuki nitelik itibarıyla bir yan edim niteliğindedir.

    Gerçekten de vekilin, hesap vermek için her zaman müvekkilin talebini beklemesi doğru olmaz; vekil müvekkil tarafından talep edilmese de müvekkile hesap vermelidir.

    Vekâlet sözleşmesinde vekilin hesap verme borcu, vekâlet sözleşmesinin kurulmasıyla birlikte doğup; işin vekil tarafından yürütülmesi sırasında ve sona ermesinde devam eder. Sözleşmenin ifa edilmiş olmasına bağlı bir husus değildir. Ayrıca, gerektiğinde, bu borç, vekâlet sözleşmesinin sona ermesinden sonra da devam etmektedir. Öyle ki, vekâlet sözleşmesi sona erdikten sonra, müvekkil, vekilden hesap vermenin yinelenmesini isterse, vekil, bu borcu tekrar yerine getirmek durumundadır. Ancak, bu durumda müvekkil, vekilin bu hususta yaptığı masrafları ve bu iş için harcadığı emeğin ücretini vekile verecektir.

    Diğer taraftan, vekâlet sözleşmesi ölümle son bulmakta ise de; vekilin hesap verme borcu, müvekkil ölürse, müvekkilin mirasçılarına karşı dahi devam etmektedir.

    Vekilin vekâletin ifası için veya ifa dolaysıyla aldıklarını müvekkile verme borcu (İade Borcu) kapsamında vekil, müvekkilinin sözleşme gereği olarak talep ettiği işin yapılması için her ne ad altında olursa olsun almış olduğu şeyleri müvekkile iade ile yükümlü bulunmaktadır. Bu borç Borçlar Kanunumuzun 392/1 maddesinden çıkarılmaktadır. Madde hükmüne göre; vekil her ne ad altında olursa olsun almış olduğu şeyi müvekkile tediyeye zorunludur.

    İade borcu vekâlet sözleşmesinin niteliğinden kaynaklanmaktadır, çünkü vekil sözleşme konusu işi kendisi yararına değil, müvekkili için görmektedir.
    Müvekkilin alınanların teslimine ilişkin alacağı, ifaya yönelen akdi bir alacaktır, yoksa bir tazminat alacağı değildir.

    Alınanları teslim borcu, vekâletin konusu olan işi görme borcu gibi bir yapma borcu değil, bir verme borcudur. Vekil, vekâleti başarı ile ifa edememiş olsa ve kendisine bir özen eksikliği isnat olunamasa dahi; fiilen aldığı ve halen elinde bulunan şeyleri müvekkile vermekle yükümlüdür.

    Vekil, müvekkili hesabına kazandığı hakları bunların devrine ilişkin şekillere uyarak müvekkile devretmeli, onun adına aldığı şeylerin zilyetliğini de ona geçirmelidir. Vekâletin icrası, vekil için hak kazandığı ücret dışında, bir zenginleşmeye yol açmamalıdır.

    Vekilin iade borcunun kapsamına, vekilin üçüncü kişilerden aldığı değerler ve paralar ile avanslar gibi müvekkilin işin ifa edilmesi için vekile verdiklerinden arta kalanlar girmektedir.

    Diğer taraftan, vekâlet ilişkisi çerçevesinde, tarafların aralarında anlaşmak suretiyle vekilin bu yükümlülüğünü ortadan kaldırmaları mümkün değildir.

    Vekâlet sözleşmesine konu olan işin ifa edilmesine yönelik borç ile vekâlet sözleşmesi dolayısıyla alınan şeyleri iade etme borcu farklı borçlardır.

    Vekilin, iade borcu yukarıda da değinildiği gibi, müvekkilin ölümü ile sona ermeyip, bu alacak müvekkilin mirasçılarına geçmekte; vekil öldüğü takdirde ise bu borcu vekilin mirasçıları yerine getirmek mecburiyetinde olmaktadır.

    Vekil, müvekkile ait olup da kendisinde kalan para için, müvekkil tarafından talep edildiği tarihten itibaren faiz ödemek durumundadır. Müvekkilin, vekilin aldıklarını geri vermesine ilişkin vekilden bir alacağı bulunmaktadır; vekilin ise müvekkil ile aralarındaki bu hukuki ilişkiye göre takas, zamanaşımı, ödemezlik def’i, hapis hakkı gibi hukuki imkânları bulunmaktadır.

    Vekalet sözleşmesinin niteliği detaylı bir şekilde anlatıldıktan sonra, hemen burada zaman aşımı müessesesi üzerinde de durulması gerekmektedir.

    Zaman, doğal ve sosyal yaşamda olduğu kadar, hukukta da önemli etkilere sahip olan bir kavramdır. Gerçekten, hukukta normların yürürlüğü, hakların kazanılması ve kaybedilmesi, yaptırımların uygulanması belirli sürelere bağlanmıştır.

    Ancak, hukukun her dalında sürelerin türleri ve nitelikleri farklı olup, değişik sonuçlar doğurmaktadır.

    Özel hukukta teknik bir kavram olan zamanaşımı, bir hakkın kazanılmasında veya kaybedilmesinde yasanın kabul etmiş olduğu sürenin tükenmesi anlamına gelmektedir.

    Zamanaşımı, kanunun belirlediği süreler içerisinde hakkın kullanılmaması sebebiyle dava ve icra kabiliyetini, karşı tarafın def’i ile kaybettiren ve haklar üzerinde etki yapan kanuni sukut sebebidir.

    Öteki deyişle, borcun zamanaşımına uğramasıyla alacağın sona ermemesi alacaklının dava yolu ile alacağını elde etme imkânının ortadan kalkmasıdır. Kısaca, borcun eksik bir borç (doğal borç=obligatio naturalis) haline gelmesidir.

    Zamanaşımına uğrayan alacağın tahsili hususunda ‘Devlet’ kendi gücünü kullanmaktan vazgeçmekte, böylece söz konusu alacağın ödenip ödenmemesi keyfiyeti borçlunun iradesine bırakılmaktadır.

    Şu halde zamanaşımına uğrayan alacak ortadan kalkmamakla beraber, artık doğal bir borç (obligatio naturalis) haline gelmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki, alacağın salt zamanaşımına uğramış olması, onun eksik bir borca dönüşmesi için yeterli değildir; bunun için borçlunun, kendisine karşı açılmış olan alacak davasında alacaklıya yönelik zamanaşımı def’ini ileri sürmesi gerekir.

    Öncelikle çok eski tarihlerde gerçekleşmiş hakların belgelenmesi ve ispat edilmesi son derece güç, bazı durumlarda ise imkânsızdır. Böyle hallerde zamanaşımı, mahkemeleri aradan uzun zaman geçmesi sebebiyle incelenmesinde güçlük çekilecek eski olayları inceleme ve değerlendirmekten dolayısıyla gereksiz yere vakit kaybetmekten kurtarmaktır.

    Bilindiği üzere, borçlarını yerine getirmiş ve ödemiş kimseleri ifaya dair belgeleri ömür boyu saklamaya zorlamak mantık kurallarına ve hakseverlik duygularına uygun düşmemekte, bunun yerine belli bir süre sonunda borcun ödendiğinin kabulü daha doğru olmaktadır.

    Bu nedenlerle kanun koyucunun öngördüğü sürelerde hakkını aramayan alacaklı, bu davranışının sonuçlarına katlanmak durumunda kalacaktır.

    Zamanaşımının Şartları: zamanaşımına tabi bir borcun varlığı; borcun muaccel olması; kanunda belirli olan bir sürenin geçmesi; zamanaşımının gerçekleşmesi için kanundaki belirli sürenin geçmesi olarak sayılabilir.

    Bu üç şartın bir araya gelmesiyle birlikte zamanaşımı gerçekleşmiş olur.

    Zamanaşımı def’ini öne süren davalı, bununla; davacının alacak hakkının doğmuş olduğunu, ancak zamanaşımına uğradığı için edimi ifa etmek zorunda olmadığını ifade etmektedir. Böylece davalı (borçlu) zamanaşımı def’ini kullanmakla, davanın reddini sağlayabilmektedir.

    BK’nun 140’ıncı maddesine göre; ‘Müruruzaman dermeyan edilmediği surette hakim, müruruzamanı kendiliğinden nazara alamaz.> demek suretiyle zamanaşımı def’inin hakim tarafından kendiliğinden dikkate alınamayacağı vurgulanmıştır.

    Zamanaşımı ileri süren borçlu (davalı), aynı zamanda bu sürenin dolduğunu da kanıtlama yükü altındadır.

    Yasada hangi hakların zamanaşımına uğrayacağı, hangilerin uğramayacağı belirli bir sistem halinde düzenlenmiş değildir. Mevcut hukuk düzeni ve mevzuata göre, borçlar, ticaret, eşya ve kamu hukukundan kaynaklanmış olsun bütün alacaklar zamanaşımına tabidir.

    Kural olarak yalnızca alacak hakları zamanaşımına bağlanmıştır. Alacak hakları; alacaklıya, borçludan bir edimi yerine getirmesini isteme yetkisini veren haklardır. Mülkiyet hakkı ve diğer ayni talepler kural olarak zamanaşımına uğramazlar.

    BK’nun 125’inci maddesinde zamanaşımının kapsamı ve süresiyle ilgili genel bir hüküm sevk edilmiştir. Bu madde hükmüne göre; <Bu kanunda başka bir suretle hüküm mevcut olmadığı takdirde her dava on senelik müruru zamana tabidir.> denilmiştir.

    Zaman aşımının başlangıç tarihinin vekâlet sözleşmesinin son bulma tarihi olduğu doktrinde de baskın görüş olarak kabul edilmektedir.

    Kural olarak; sözleşmeden doğan alacak zamanaşımı, alacağın muaccel olduğu anda işlemeye başlar. Alacak haklarında zamanaşımı, ilke olarak alacağın muaccel olduğu anda işlemeye başlar, denilmek suretiyle vurgulanmıştır. Temerrüt tarihi bu bakımdan önem taşımaz (BK. md.128).

    Buradaki <muacceliyet> kavramı, alacaklı tarafından talep ve dava edilebilir hale gelmiş olma anlamını taşıdığından, öncelikle doğmuş bir alacağın varlığı gerekir.

    Ancak, alacağın muaacceliyeti bir ihbar şartına bağlı ise, zamanaşımı bu ihbarın yapılabileceği andan itibaren işlemeye başlar. Gerçekten, BK. mad. 128’e göre, alacağı muacceliyeti bir ihbara bağlı ise zamanaşımı bu haberin verilebileceği günden itibaren işlemeye başlar.

    BK. mad. 125’e göre, özel hukukta aksine bir hüküm bulunmadıkça, alacaklar ilke olarak on yıllık zamanaşımına tabidir. BK. mad. 126’da yukarıdaki ilkenin istisnası düzenlenmiştir. Buna göre bazı alacaklar beş yılda zamanaşımına uğrar.

    BK’nun 101.maddesi gereğince, borcun muaccel olması, ifa zamanının gelmiş olmasını ifade eder. Borcun ifası henüz istenemiyorsa, muaccel bir borçtan söz edilemez.

    BK’nun 74.maddesi gereğince borcun yerine getirilmesi bir süreye bağlanmamışsa, borcun doğumu ile birlikte alacak <muaccel> olur.

    Eğer borcun ifası vadeye bağlanmışsa, alacaklı için zaman aşımı vadenin geldiği tarihten itibaren işlemeye başlar.

    Vadeye tabi olmayan iade borçlarında (vedia, bir servetin idaresine ilişkin vekalet gibi) borcun ne zaman muaccel sayılacağı ihtilaflıdır. Bir görüşe göre zamanaşımı tevdi tarihinden başlar. Diğer bir görüşe göre gerek vedia da, gerek vekalette, vekilin borçları akdin yapıldığı tarihte değil, bu ilişkinin sona erdiği tarihten itibaren başlamaktadır. Bu bakımdan zaman aşımı da, ilişkinin sona erdiği tarihten başlamalıdır.

    Kanun koyucu 128.maddede zaman aşımının başlaması için borçlunun temerrüde düşürülmesi esasından ayrılarak, alacağın muaccel olmasını kafi görmüştür.

    Vekilin aldıklarını verme borcunun konusu para ise, BK. md. 393 f. II’ye göre, vekil zimmetinde kalan paranın faizini de vermeğe mecburdur (Prof.Dr. Halük Tandoğan, Borçlar Hukuk, cilt II, sh.506-508).

    Vekâlet sözleşmesinde vekilin aldıklarını müvekkile iade etmesine ilişkin olan verme borcu ve müvekkilin bunları talep hakkı, BK md. 126/IV hükmüne göre vekâlet sözleşmesinden doğan tüm alacaklar gibi beş yıllık zamanaşımına tabi bulunmaktadır.

    Sözleşmeden doğan alacaklarda zamanaşımının alacağın muaccel olduğu tarihten başlayacağı tartışmasızdır. BK’nun 74.maddesi gereğince, borcun yerine getirilmesi bir süreye bağlanmamışsa, borcun doğumu ile alacak muaccel olur, yine BK’nun 128.maddesi gereğince de zamanaşımı alacağın muaccel olduğu tarihte başlar.

    Bu anlamda ifa anının gelmesine borcun muaccel olması denilir. Alacaklı ancak bundan sonradır ki alacağını dava edebilir, alacak için zamanaşımı bu andan itibaren işlemeye başlar.

    Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde:

    Davalı, davacı tarafından kendisine verilen 02.03.2001 tarihli vekâletnameye dayanarak, 136 ada, 15 ve 16 parsel nolu taşınmazlardaki davacıya ait payı, 19.04.2001 tarihinde dava dışı Mevlüt Boz adlı kişiye toplam 2.000.000.000.TL bedelle satmıştır.

    Görülmekte olan davanın açıldığı tarihe kadar davacı defalarca, davalıya taşınmazları satıp satmadığını sormuş ancak davalı taşınmazları satmadığını söyleyerek davacıyı oyalamıştır. En son davacı taşınmazların 2007 yılında satıldığını öğrenince satış bedelini istemiş, ancak davalı taşınmazların satış bedelini de davacıya iade etmemiştir.

    Esasen tüm bu olgular dosya kapsamındaki delillerden anlaşıldığı gibi, mahkeme ve Özel Daire’nin kabulü de bu yöndedir.

    Hemen belirtmelidir ki, Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, davacı vekil edenin, davalı vekilden hesap sormadığı, hesap sorsa idi satışları öğrenebileceği, böylece davacının kendi üzerine düşen sorumluluğu tam olarak yerine getirmediğinden, artık bundan sonra satışları 2007 yılında öğrendiğini dolayısı ile davanın süresinde açıldığını ileri süremeyeceği görüşü bazı üyeler tarafından ileri sürülmüş ise de; somut olayda, davacının bir çok kez davalının yanına gittiği, taşınmazların satılıp satılmadığını sorduğu, her defasında davalının taşınmazların henüz satılmadığını söyleyerek davacıyı oyaladığı, davacının sürekli tapudan taşınmazların satışını takip edemeyeceği hususları tanık beyanları ve tüm dosya kapsamından anlaşılmaktadır.

    Bunun yanında, yukarıda anlatılan ilkeler ışığında ve vekil edenin hesap sorma ve vekilin de hesap verme unsurunun özellikleri dikkate alındığında, vekilin, vekil edenin hesap sormasını beklemeden, taşınmazlar satıldığı anda derhal kendiliğinden hesap vermesi ve vekil edeni konudan haber edip, ibra olması ve böylece bu alacak için vekil eden açısından zamanaşımının işlemeye başlamasını sağlaması gerekir. Vekil bu yükümlülüğünü yerine getirip, vekil edenin hesap sormasını beklemeden kendiliğinden hesap vermediğine göre, artık bu durumda zamanaşımının işlemeye başlamadığı, dolayısı ile de dava tarihine göre, zaman aşımının sona ermiş sayılmayacağı gerekçesi ile bu görüş çoğunluk tarafından kabul görmemiştir.

    Görüşmeler sırasında ayrıca, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 40.maddesi uyarınca teslim borcunun yerine getirilmemesi nedeniyle alacak hakkı tazminata dönüştürülmüş ise beş yıllık zaman aşımı yanında aynı zamanda ayrıca bir yıllık zaman aşımının da uygulanması gerekir düzenlemesinin, vekil tarafından müvekkile hesap verilsin veya verilmesin dikkate alınarak somut olayında bu hüküm gereğince çözümlenmesi gerektiği, dolayısı ile taşınmazların satış tarihinden itibaren her halde beş yıl geçmiş olduğundan, dava zamanaşımının dolmuş olduğu görüşü ileri sürülmüş ise de; 1136 sayılı Kanun’un 40.maddesinin, <Tazminat İsteklerinde Zamanaşımı> başlığı altında düzenlendiği, bu maddenin avukata karşı açılacak tazminat davaları ile ilgili olduğu somut olayımızda avukat müvekkil ilişkisinin bulunmadığı gibi avukata karşı açılmış bir tazminat davasının da söz konusu olmadığı, dolayısı ile somut olay bu madde kapsamında değerlendirilemeyeceğinden, bu görüş çoğunluk tarafından kabul edilmemiştir.

    Yine görüşmeler sırasında, bazı üyeler tarafından, davacı tarafından davalıya verilen vekaletin 15 ve 16 parsel nolu taşınmazların satışına ilişkin özel olarak verildiği, taşımazlar vekil tarafından üçüncü kişiye 19.04.2001 tarihinde satıldığından vekalet akdinin bu tarihte sona erdiği, dolayısı ile vekil edenin alacağını bu tarihten itibaren istemesi gerektiği, zamanaşımı süresinin bu tarihten itibaren işlemeye başlayacağı görüşü ileri sürülmüş ise de; yukarıda etraflıca anlatıldığı gibi, vekilin hesap verme sorumluluğu vekalet akdi sona erse bile devam edecek ve hatta vekil ölse dahi mirasçıları vekil edene karşı hesap verme yükümlülüğü altına gireceğinden, somut olayda ise davalı vekilin, davacı vekil edene karşı hiçbir zaman hesap vermediği ve taşınmazları sattığı konusunda davacıyı bilgilendirmediği uyuşmazlık konusu olmadığından, hukuken taşınmazlar satılmış olsa dahi, zaman aşımı süresinin bu tarihten itibaren başlamayacağı, ayrıca vekalet akdinin kapsamının, sadece taşınmazların satışına ilişkin olmayıp, onu takip eden işlemleri de içerdiğinden, yani devam eden bir akdi ilişki söz konusu olduğundan, taraflar arasındaki vekalet akdinin de son bulmadığı görüşü ağırlıklı olarak savunulmuş, bu gerekçe ile azınlık tarafından ileri sürülen vekalet akdinin taşınmazların satış tarihi itibari ile son bulduğu bu durumda zaman aşımının bu tarihte başlaması gerektiği görüşü kabul görmemiştir.

    Somut olay yönünden, uyuşmazlığın vekâlet sözleşmesinden kaynaklandığı ve davacının 2007 yılına kadar alacağından haberdar olmadığı hususlarında niza bulunmamaktadır.

    Yukarıda etraflıca açıklandığı üzere, vekâlet sözleşmesi karşılıklı güvene dayanan, içerisinde karşılıklı hak ve yükümlülükler barındıran bir sözleşmedir.

    Bu sözleşmenin en önemli unsurları arasında da, vekilin, vekil edenine karşı, talimata uygun hareket etme borcu, özen borcu, sadakat borcu, alınanları iade borcu ve hesap verme borcu gelmektedir.

    Borcun sona ermesi ile borç ilişkisinin sona ermesi farklı hukuki durumlardır. Vekilin hesap verme, müvekkilin hesap sorma yükümlülük ve hakları süreklilik arz etmektedir. Vekâlet ilişkisi devam ettiği sürece ve hatta vekâlet ilişkisi sona erdikten sonra dahi hesap verme borcu devam eder. Hesap verme ve hesap sorma borcunun sürekli olması zamanaşımının işlemesini engeller.

    Alacak doğduğu andan itibaren zamanaşımı işlemeye başlar ancak, burada önemle üzerinde durulması gereken bir husus var ki o da, alacağın da alacaklı tarafından bilinmesi gerektiği hususudur. Eldeki davada, davacı; vekili tarafından taşınmazların satıldığını bilmediğinden ve davalı da hesap verme borcunu kendiliğinden yerine getirmek suretiyle, alacağın varlığından davacıyı haberdar etmediğinden, zaman aşımı taşınmazların satış tarihinden itibaren değil, davacının taşınmazların satıldığını öğrenme tarihinden, yani bu alacağından haberdar olduğu andan itibaren işlemeye başlayacaktır.

    Öteki deyişle, alacağın varlığını bilmemesi durumunda, vekil eden alacağını, vekalet ilişkisinin devam ettiği veya vekilin hesap verme yükümlülüğü devam ettiği sürece her zaman vekilden isteyebileceğinden; vekil de vekâleti dolası ile eline geçen parayı müvekkile ne zaman vermesi gerektiğini bilebilir ve bilmek zorunda olup, müvekkilin ayrıca bir talepte veya ihtarda bulunmasına hacet olmaksızın, talep edilmese de müvekkile hesap vermek zorunda olduğundan davacının kendisine bildirilmeyen taşınmaz satışını öğrenme tarihi zamanaşımının başlangıcına esas alınacaktır.

    Diğer taraftan, somut olayda taşınmazlar satılmış olmakla birlikte, vekil tarafından vekil edene hesap verilmediğinden vekâlet akdinin sona erdiğinden söz edilemez. Bununla birlikte vekâlet akdinin sona erdiğinden söz edebilmek için vekâlet akdi kapsamındaki tüm yükümlülüklerin yerine getirilmesi, vekilin yukarıda açıklanan sorumluluklarını yerine getirmesi ve sonucunda da vekil edenin, vekili açık ya da zımni olarak ibra etmesi gerekmektedir.

    Eldeki dava, davacının satışları öğrendiği yıl içinde 19.10.2007 tarihinde açılmıştır.

    Hal böyle olunca, eldeki davanın, davacının alacağını öğrendiği tarihe göre beş yıllık zamanaşımı süresi içerisinde açılmış olmakla, süresinde açıldığının kabulü gerekir. Bu nedenle, mahkemenin bu yöne ilişkin direnmesi yerindedir.

    Ne var ki, işin esası Özel Dairece incelenmediğinden, bu yöne ilişkin inceleme yapılmak üzere dosya Özel Daireye gönderilmelidir.

    Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle, direnme uygun bulunduğundan, davalı vekilinin işin esasına ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 13. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, oyçokluğu ile karar verildi.

    MUHALEFET ŞERHİ

    Dava, vekalet sözleşmesinden kaynaklanan alacağın tahsili istemine ilişkindir.

    Davacı, Gürsu köyü 136 ada 15 ve 16 parsel sayılı taşınmazlarının satışı için 2.3.2001 tarihli vekaletname ile davalıyı vekil tayin ettiğini, vekilin uzun zaman geçmesine rağmen kendisine bilgi vermediğini, yaptığı araştırmada davalının 19.04.2001 tarihinde bu yerleri Mevlüt Boz’a sattığını öğrendiğini, davalının satış bedelini kendisine ödemediğini, taşınmazların bedelinin tapuda gösterilen bedelden fazla olduğunu belirterek, fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak 6.000.00 YTL.nın satış tarihinden itibaren yasal faizi ile tahsilini istemiştir.

    Davacı, 06.10.2008 tarihinde harcını yatırdığı, 08.09.2008 tarihli ıslah dilekçesi ile talebini 35.210.07 YTL. arttırmıştır.

    Davalı, gerek asıl alacak için gerekse ıslah ile arttırılan kısım yönünden davanın zaman aşımına uğradığını, taşınmazların davacının kendisine olan borcu için satıldığını savunarak davanın reddini dilemiştir.

    Mahkemece, ıslah talebi de değerlendirilerek l0.989.40 YTL.nın 19.04.2001 satış tarihinden itibaren yasal faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiş, Dairemizce <taşınmazların satış tarihi 19.4.2001’de alacak muaccel hale gelmiştir. Böylece davalı vekilin hesap verme borunun doğduğu tarih ile dava tarihine kadar 5 yıllık zamanaşımı süresinin dolmuş bulunmasına göre> davanın reddi gerekir gerekçesiyle bozulmuş, mahkemece önceki karardaki gerekçelerle ilk hükme direnilmiştir.

    Uyuşmazlık; vekalet sözleşmesinden kaynaklanan alacak davalarında vekilin, vekalet verene karşı sorumluluğu yönünden zamanaşımı başlangıcının, vekil tarafından taşınmazlardaki payın 3.kişiye satıldığı tarihte mi, satışın öğrenildiği tarihte mi başlayacağı dolayısı ile eldeki davada zamanaşımı süresinin geçip geçmediği noktasında toplanmaktadır. Bu noktada öncelikle zamanaşımı kavramı irdelenecektir.

    Zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden <dava edilebilme> nit1iğinden yoksun kalmasını sağlayan bir müessesedir.

    Bir borçlunun zamanaşımını ileri sürerek alacaklının talebini reddedebilmesi olanağı çeşitli gerekçelere dayanmaktadır. Toplumdaki huzur ve istikrar ihtiyacı, zamanın birçok uyuşmazlıklar üzerine bir tül örttüğü ve mahkemelerin aradan zaman geçtiği için araştırılması zorluk arzeden olaylarla uğraşmaktan kurtulması, borçlarını ifa etmiş borçluların ifaya ilişkin belgeleri sonsuz bir şekilde saklama zahmetinden kurtulması, bu bakımdan aslında zamanaşımı ileri sürebilme imkanı <kamu yararını> ilgilendirmektedir. Nitekim zamanaşımına dayanmaktan önceden feragat edilememesi (BK. Md. 139/f-1) ve zamanaşımı sürelerinin değiştirilememesi (BK. Md. 127) bu esasa dayanır. Kanun koyucu alacaklıların durumunun güçlendirilmesine engel olmak için zamanaşımı sürelerinin kısaltılmasını da yasak etmiştir.

    Bir borçlunun borcunun zamanaşımına uğradığını ileri sürerek ödemekten kaçınması kanunen kendisine tanınmış bir haktır. Zamanaşımını ileri süren borçlunun davranışının dürüstlüğe aykırı olduğundan bahsedilemez.

    BK.Md.128’deki hüküm, zamanaşımının başlangıcının mutlak suretle, alacaklının arzusuna tabi kılmayı önleme amacına yöneliktir. Zamanaşımının başlangıcı alacaklının arzusuna bağlanamaz, bağlanırsa ya hiç cereyan etmez yahutta dolaylı olarak uzatılmış olur.

    Hakim, zamanaşımını kendiliğinden gözönünde tutamaz ise de, olayda bu savunma ileri sürüldüğüne göre, hükmün de bu esaslar uyarınca verilmesi gerekir.

    Somut olayda davacının, Gürsu Noterliğinde düzenlenen 2.3.2001 tarihli vekaletname ile münhasıran Gürsu ilçesi, Gürsu köyü, 35 pafta, 136 ada 15 parsel sayılı 459 m2 yüzölçümlü arsa ile 35 pafta, 136 ada 16 parsel sayılı 446 m2 yüzölçümlü 2 adet arsadaki hisselerinin satışı için davalıyı vekil tayin ettiği, davalının 14.04.2001 tarihinde her bir taşınmazı 1.000.000.000 TL olmak üzere toplam 2.000.000.000 TL’ye Mevlüt Boz’a satıp, satış bedelini aldığı ancak davacıya ödemediği dosya içeriğinden anlaşıldığı gibi bu hususlar mahkemenin de kabulündedir.

    Davacının satış bedelinin kendisine ödenmediği gerekçesiyle davalı vekil aleyhine 19.10.2007 tarihinde açtığı davada, davalı zamanaşımı def’inde bulunmuş, mahkemece, tanık anlatımlarından davacının satış işlemini 2007 yılında öğrendiği, vekilin hesap verme süresinin sona erdiği (vekaletin sona erdiği) tarihten itibaren dava tarihi itibariyle BK. 126.maddesinde öngörülen 5 yıllık zamanaşımı süresinin dolmadığı gerekçesiyle zamanaşımı def’i reddedilmiştir.

    BK. 126.maddesi gereğince vekalet sözleşmesinden doğan uyuşmazlıklarda zaman aşımı süresi 5 yıldır, BK. 128.maddesi müruru zaman alacağın muaccel olduğu zamandan başlar. Alacağın muacceliyeti bir ihbar vukuna tabi ise mururu zaman bu haberin verilebileceği günden itibaren cereyan eder> düzenlemesini getirmiştir. Bu yasal düzenlemenin açıklığı karşısında BK. 101 maddesi gereğince temerrüt için muaccel bir alacak ve ihtar gerekse de zamanaşımının başlaması için temerrüde düşürülmek zorunlu değildir. Borcun muaccel olması yeterlidir.

    Muacceliyet, alacaklının borçludan, borçlanılan edimi talep ve dava edebilme yetkisidir. (Prof.Dr.Fikret Eren. Borçlar Hukuku Genel Hükümler 1999 Baskı Cilt 2 sayfa 1081) Borcun ifası henüz istenemiyorsa muaccel bir borçtan söz edilemez. Borcun yerine getirilmesi vadeye bağlı değilse borcun doğması ile birlikte borç muaccel olur. (BK.74)

    Borçlar Kanunu, haksız fiilde ve sebepsiz zenginleşmede 10 yıllık ve 1 yıllık zamanaşımı süresini kabul etmiştir. Haksız fiilde 10 yıllık süre haksız fiilin vukubulmasıyla sebepsiz zenginleşmede hakkın doğduğu tarihte başlar. BK. 66.maddesi gereğince sebepsiz zenginleşmede 1 yıllık zamanaşımı süresinin başlaması için mutazarrır olan tarafın verdiğini, istirdada hakkı olduğuna ıttıla kesbetmesi gerekir. Haksız fiilde zamanaşımı düzenleyen BK. 60.maddesi gereğince 1 yıllık zamanaşımı süresinin başlaması için mutazarrır olan tarafın zarar ve fiile ıttıla kesbetmesi gerekir. Oysa sözleşmeden doğan uyuşmazlıklarda zamanaşımının başlaması için BK. 60 ve 66.maddelerindeki ilkelerden ayrılmış zamanaşımının başlaması için muacceliyet yeterli görülmüş, alacaklının muacceliyetten haberdar olmasına dahi gerek görülmemiştir. Bilgi sahibi olup olmama zamanaşımının başlangıcı bakımından önem taşımaz. (Turgut Uygur. Borçlar Kanunu 2.cilt 1990 Sayfa 655)

    Doktrinde de; Prof.Dr.Fikret Eren Borçlar Hukuku Genel Hükümler adlı eserinin 1273.ncü sayfasında; zamanaşımının alacağın muaccel olduğu anda işlemeye başlayacağı, süresinin işlemeye başlaması için alacaklının alacağından haberdar olmasına veya haberdar olmak zorunda bulunması şart değildir. Ancak haksız fiil ve sebepsiz zenginleşme davalarında 1 yıllık zamanaşımı süresinin işlemeye başlaması için davacının alacağından haberdar olması gerekir. Sözleşmeden doğan ifa taleplerinde zamanaşımı temerrüden gerçekleştiği anda değil, muacceliyetin gerçekleştiği anda işlemeye başlayacağını kabul etmiştir.

    Andren Van Tuhr Borçlar Hukuku (çeviren Cevat Edeçe) 1983 başl. Adlı eserinin 693.ncü sayfasında sözleşmeden doğan uyuşmazlıklarda <müruru zaman alacağın muaccel olduğu zamandan başlar.> Yani alacaklının alacağını teçhiz eden mütalebe hakkını kullanabileceği ve edayı isteyebileceği andan itibaren işlemeye başlar. İfası derhal talep edilebilen alacaklarda müruruzaman alacağın doğması ile beraber işlemeye başlar dedikten sonra müruruzamanın cereyana başlaması için alacaklının mütalebe hakkına veya bunun muacceliyetine vakıf olması zaruri değildir. Kanun vazıın BK. 60 ve 66.maddelerde olduğu gibi durumlarda alacaklının hadiselere vakıf olma keyfiyetini kabul etmiş bu istisnalar dışında borçlunun borcuna vakıf olup olmadığını aramaya lüzum yoktur. Borçlu suiniyet sahibi olsa dahi müruru zamana istinad edebilir düşüncesindedir.

    Avukatlık Kanunu 40. maddesi, vekalet sözleşmesindeki 5 yıllık zaman aşımı süresinden ayrı bir yıllık zamanaşımı süresi getirmiştir. Buna göre <İş sahibi tarafından sözleşmeye dayanarak vekile karşı ileri sürülen tazminat istekleri, bu hakkın doğumunun öğrenildiği tarihten itibaren bir yıl ve herhalde zararı doğuran olaydan itibaren beş yıl geçmekle düşer> demiştir. Yasanın bu hükmü ile avukatlık kanununda avukata karşı açılan tazminat istekleri için 3K. 60 ve 66. maddesi hükümlerine paralel olarak öğrenme tarihinden itibaren 1 yıllık zaman aşımı süresini kabul etmiştir.

    Avukatın müvekkiline karşı sözleşmeden doğacak her türlü tazminat istekleri ise 5 yıllık zamanaşımına tabidir.

    Şayet yasa koyucunun amacı vekalet sözleşmelerinde öğrenme tarihini zamanaşımının başlangıcı olarak kabul etmek olsa idi bu hususu yasaya açıkça koyardı. Bu nedenle vekalet aktinde zamanaşımının başlaması için muacceliyet yeterlidir.

    BK. 392/2.maddesinde <vekil zimmetinde kalan paranın faizini de vermeye mecburdur> hükmü vekilin, müvekkil adına tahsil ettiği para için temerrüde düşmesine gerek olmadan tahsil tarihinden itibaren faiz ödemek zorunda kalması paranın tahsil tarihi itibariyle alacağın muaccel olduğunun buyurucu hüküm niteliğinde olduğunun kabulünü gerektirir.

    Yargıtay’ın ve Dairemizin kökleşen ve yerleşmiş uygulaması da bu yöndedir. (13.HD. 16.11.1982 tarih 6260-6864, 13.HD. 29.09.1994 tarih 1994/7367-8067, 13.HD. 21.03.1996 tarih 1996/1968-2753, 1997/2325-3066, 1994/9213-10564, 4.HD. 19.06.1967 tarih 966/4223 E., 5255 K.) Bu ilkeler, HGK. 11.11.2009 tarih 2009/13-461-495 K., HGK. 16.06.2010 tarih 2010/13-232-316 K. sayılı kararlarında da aynen benimsenmiştir.

    Müvekkil vekilden her zaman hesap isteyebilir. Hesap verilmezse azledebilir, BK. 396/f-1 md. göre her zaman sözleşmeden dönebilir, vekalet akdinin münhasıran iki adet taşınmaz satışı için yapıldığı gözetildiğinde, satışla birlikte davacı, satış bedelini davalıdan isteyebilir.

    Kaldı ki mahkeme vekil tarafından satılan taşınmazların bedeli ile ilgili olarak dava veya temerrüt tarihindeki değerini değil satış tarihindeki değerini esas almıştır. Çünkü satış tarihi itibariyle alacak muaccel olacaktır. Bu nedenle de zamanaşımının başlangıcı satış tarihi olmalıdır. Davanın niteliği gereği olayda tanık dinlenilemez, davacıdan naklen duyduklarını söyleyen tanık beyanına, tarafların ve dava dışı alıcı Mevlüt Boz’un aynı ilçede ikamet ettiği gözetildiğinde satıştan haberi yoktu yeni öğrendi şeklindeki beyanlara itibar edilemez.

    Yapılan bu açıklamalar gözetildiğinde taşınmazların satış tarihi 19.04.2001 de alacak muaccel hale gelmiş bu davanın açıldığı 19.10.2007 tarihi arasında 5 yıllık zamanaşımı süresi geçtiğinden davanın reddi yerine yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir. O nedenle sayın çoğunluğun zamanaşımı başlangıcının satışın öğrenildiği tarihte başlayacağı görüşüne katılamıyoruz.

    KARŞI OY YAZISI

    Somut olayda davacı,mülkiyeti kendisine ait iki parça taşınmazının satışı için davalıya 02.03.2001 tarihinde vekaletname vermiştir. Davalı bu iki parça taşınmazı her biri 1000 TL. olmak üzere toplam 2000 TL.bedelle 19.04.2001 tarihinde satmıştır. Davacı satışın kendisinden gizlendiğini, 2007 yılında durumu öğrendiğini; davalının kendisine herhangi bir ödeme yapmadığını belirterek; 19.04.2007 tarihinde dava açarak, fazlaya ilişkin talep ve dava hakkını saklı tutarak 6000 TL.nin akit tarihinden geçerli yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsilini istemiştir.

    Davada somut uyuşmazlık; davalı zamanaşımı savunusunda bulunulduğundan; olaya hangi zamanaşımı hükmünün uygulanacağı ve sözleşmelere ilişkin BK.nun 126.maddesindeki beş yıllık zamanaşımı süresi uygulandığında, zamanaşımı başlangıcının satış/işlem tarihinden mi;yoksa satışın vekalet veren tarafından öğrenildiği tarihten mi başlayacağı noktasında toplanmaktadır.

    Öncelikle, somut olayda davacının sözleşme sorumluluğuna mı, yoksa sözleşme dışı sorumluluk hükümlerine mi dayanıldığının belirlenmesi gereklidir. Bu belirlemeye göre uygulanacak zamanaşımı süresi değişecektir. Kuşkusuz, <talep haklarının yarışması> ilkesi gereğince; davacının kendi yararını gözeterek, dilerse sözleşme sorumluluğu, dilerse sözleşme dışı sorumluluk hükümlerine başvurma hakkı mevcuttur (H.Tandoğan: Borçlar Hukuku, Özel Borç İlişkileri, C.2, Ankara 1982, s.299; V.Başpınar: Vekilin Özen Borcundan Doğan Sorumluluğu, Ankara 2004, s.221). Bu ayrım, ayrıca sorumluluğun kapsamının belirlenmesinde de değer taşıyacaktır. Biz,davacının dilekçedeki anlatımından; özellikle, <vekalet aktinin kötüye kullanılmasından açıkca söz etmesi ve faizin işlem/satış tarihinden geçerli olarak istenmesi> karşısında;davacının sözleşme dışı sorumluluk (haksız eylem) hükümlerine dayanmayı tercih ettiğini kabul etmekteyiz.Bu durumda, gerek yerel mahkemenin,gerekse Yüksek Dairenin; somut olaya vekalet sözleşmesine ilişkin BK.nun 126/4. maddesindeki beş yıllık zamanaşımı süresini uygulamasının yerinde olmadığını ve buna bağlı olarak sürenin başlangıcı konusundaki tartışmaların gereksiz olduğunu düşünüyoruz. Açıkladığımız nedenlerle, somut olaya BK.nun 60.maddesindeki bir ve on yıllık zamanaşımı süresi uygulanması gerekir. Davacı, satışı davadan kısa bir süre önce (bir yıldan daha az bir süre) öğrendiğini ileri sürmüş; davalı öğrenmenin daha önce olduğunu-ispat yükü kendinde olmakla-ileri sürmemiştir. Satış işleminin aynı zamanda haksız eylem/tarihi olması karşısında, dava tarihine göre on yıllık zamanaşımı süresi de gerçekleşmemiştir. Açıkladığım gerekçelerle, davalının zamanaşımı süresinin gerçekleşmediğine ilişkin yerel mahkeme kararı isabetli buluyorum Direnme hükmünün bu değişik gerekçeyle onanması gerektiği düşüncesindeyim.
      Sadece üyeler yorum yapabilir.

    Kategoriler

    Daralt

    Son Gönderiler

    Daralt

    Etiketler

    Daralt

    Henüz etiket eklenmemiş.

    Lütfen bekleyin...
    X